Kitaptan bahsetmeye başlamadan önce söyleyeyim. Çok ağlattı beni bu roman. “Yeter, bir de okurken ağlamayalım” diyorsunuzdur şimdi. Öyle tabii. Sizin bileceğiniz şeydir. Ben duygulardan kaçmam. Hatta insan olduğumu hatırlatan her şeyin üzerine giderim. Bu kitaptaki satırların da üzerimde böyle bir etkisi oldu.

“Babam bahçıvandı. Şimdi bir bahçe.”

Romanın ilk cümlesi bu. Şimdiden en güzel açılış cümlelerinden biri olmaya aday.

İlk okuyuşta insanı teselli eden bir cümle bu. Ölüm son değil, elinizin değdikleri yaşamaya devam ediyor diye düşündürüyor. Sonra biraz durunca cümlenin karanlık tarafı beliriyor. Bahçe, bahçıvanı olmadan da çiçek açacak. Bahar gelecek, kirazlar kızaracak, arılar dallara konacak. Bahçenin yeniden doğuşunda umut kadar acımasız bir kayıtsızlık da var.

“Bizi çocuk olarak hatırlayan son kişi de gittiğinde hâlâ var olduğumuz söylenebilir mi?”

Gospodinov ’un babası savaş sonrasında doğmuş, komünist Bulgaristan’da yaşamış, az şeyle yetinen bir kuşaktan. Acısını bastıran, hastalığını küçümseyen, çocukları için kaygılanmaktan hiç vazgeçmeyen babalardan. Sertliklerinin içine şefkat saklayan, öldüklerinde geride sadece sessizlik bırakan adamlar onlar. Arkasında bir günlük bırakıyor. Bir bahçe günlüğü bu.  Hangi gün ne ekildi? Ne kadar yağmur yağdı? Hangi ağaç ne verdi? Bulgar günlükleri böyledir diyor Gospodinov, kişisel hiçbir şey bulunmaz. İç dünyalar ortaya dökülmez. Kayıt defterleridir onlar.

Gospodinov yazmaya bir korkuyla başlamış. Kitapta ailesini bir kuyunun dibinde gördüğü, tekrarlayan bir çocukluk kâbusunu anlatıyor; kâbusu babaannesine anlatmak istediğinde kadın parmağını dudaklarına götürüp onu susturuyor.

“…susmalıydım çünkü anlatılan rüyalar gerçekleşir, onun deyimiyle kanla dolardı.”

Ama rüyası tekrar etmeye devam edince dedesinin defterinden gizlice kopardığı bir sayfaya, yeni öğrendiği harflerle yazmaya başlıyor. Bir ömür boyu yazacak adamın ilk cümleleri, ailesini kaybetme korkusundan doğuyor yani.

1968’de Bulgaristan’ın Yambol kentinde doğan Georgi Gospodinov, bugün ülkesinin dünyada en çok tanınan yazarı. Gospodinov önce şair. Romanlarında şiiri bıraktığını düşünmüyor; şiirleri başka türlerin içine sakladığını, onları “kaçak mal gibi” kitaplarına soktuğunu söylüyor. Ülkesindeki karşılığı yalnızca dışarıda ödüller kazanmış bir edebiyatçı olmakla sınırlı değil. Bulgar okurlar onun eserlerinde kendi çocukluklarını, komünizm döneminin suskunluğunu ve hızla kaybolan bir hayat biçimini görüyor. Bahçıvan ve Ölüm de Bulgaristan’da yalnızca bir yazarın kişisel yas kitabı olarak değil, sevgisini göstermeyi bilse de söylemeyi öğrenememiş bir baba kuşağının hikâyesi olarak okundu. Uluslararası alandaki en güçlü karşılığını ise İspanya’da buldu; yaklaşık otuz bin adet sattı, bağımsız kitapçıların yılın kitabı ödülünü ve İspanyol eleştirmenlerin en iyi yabancı kitap ödülünü kazandı. 2026’da Fransa’da Jean Monnet Avrupa Edebiyatı Ödülü’ne değer görüldü.

Gospodinov komünist Bulgaristan’da büyürken susmanın daha güvenli olduğu bir kültürün içinde yaşadığını söylüyor. Büyük ideolojilerin karşısına küçük ve geçici şeyleri koymasının nedeni biraz da bu. Gospodinov büyük tarihe güvenmiyor. Tarih, kazananların isimlerini, rejimlerin tarihlerini ve duvarların ne zaman yıkıldığını kaydediyor; ama bir çocuğun babasından neden korktuğunu, bir adamın oğlunun ilk şiirlerini nasıl ezberlediğini ya da bir ailenin sevgisini hangi kelimelerin arkasına sakladığını yazmıyor. Gospodinov’un edebiyatı tam da resmî tarihin kaydetmeye değer bulmadığı bu küçük hayatların arşivi.

Babasının ölüme giden günlerinde karşısına çıkan tahlil sonuçları, lezyonlar, metastazlar, Latince terimler… Gospodinov bu steril dilin insanı nasıl insanlıktan çıkardığını anlatıyor:

“Şimdiye kadar Latincenin ölü bir dil olduğunu bilirdim. Şimdi onun ölümün dili olduğunu biliyorum. Ölüm Latince konuşur.”

Ve devamı, altını çizmeden geçemediğim bir cümle:

“İlk otopsiyi, siz daha hayattayken ve anestezisiz, dil yapar.”

Baba, hayatta kalan süresini öğrenmeye çalışıyor, pazarlığa bile girişiyor onunla. Çok değil, birkaç hafta için sadece.

“Peki en azından Noel için bir araya gelsek, kardelenler baş gösterse, dedi babam ve beklentiyle doktora baktı. Noel için olabilir, cevabını verdi doktor.

Duyduğum en merhametli ve aynı anda en acımasız cevaptı bu.”

Edebiyat bahçeleri sever. Hayatın, sabrın, hafızanın, yeniden doğuşun metaforudur. Bahçenin bu romandaki işlevi de ölümü ertelemeye yarayan bir takvimi olması.

Babasına bakarken oğlun aklından geçenler şöyle:

“Ona bakıyorum ve bize nasıl yaşlanacağımızı öğreten kimse olmadı diye düşünüyorum. İnsan hayatının sonunda neler yapar? Nasıl yavaşlanır, artık tek işinin dinlenmek olduğuna nasıl alışırsın (dinlenmek iş midir)? Bahçede yapılacak iş olduğu sürece koruma altındaki bir alanda yaşarsın, mevsimlik bir ölümsüzlüğün tadını çıkarırsın. Şu anda yapılacak onca şey varken insan nasıl ölür? Kışın, işler bitince ölünmeli.”

Gospodinov ölümün üstünü örtmüyor. Son nefesi, hastane yatağını, zayıflayan bedeni ve yetişememiş olmanın suçluluğunu olduğu gibi bırakıyor. Ama ölümün aldığı her şeyin aynı anda yok olmadığını da gösteriyor. Bir insan öldüğünde sesi kesiliyor; onun dokunduğu şeyler bir süre daha konuşmaya devam ediyor. Bir kayıt defteri, eski bir telefon, ezberlenmiş kötü bir şiir, ilkbaharda yeniden çiçek açan bir ağaç…

Bazı babalar sevgilerini söylemez. Bir bahçe kurarlar. Çocuklarıysa yıllar sonra, o bahçede ne söylendiğini nihayet işitir.

Bahçıvan ve Ölüm — Georgi Gospodinov

Çeviri: Hasine Şen Karadeniz

Metis Yayınları, 2025

Son Yazılar

Bunları da Okumak İsteyebilirsiniz